Onkoloji Uzmanı Yavuz Dizdar'dan öneri: "Patates, soğan ye; et yemene gerek yok"

Mevlüt Tosun

 


Halkımızın gıda güvenliği hakkında tedirginlikleri olduğu bu günlerde Onkoloji (Kanser Hastalıkları) Doktoru Doç. Dr. Yavuz Dizdar, sorularımızı yanıtladı. Dizdar; soğan, patates, salça, sarımsak ve yağı içeren 5 temel besini tükettiğimiz zaman ihtiyacımızın karşılanabileceğini, hatta bunların yanında et bile yemek zorunda kalmayacağımızı söyledi.


“EĞER PEYNİRLER GERÇEK PEYNİR OLURSA ÇOK PAHALI OLUR.”

-            -Sahte veya kalitesiz gıdaları en pahalıya tüketen toplumlardan biriyiz. Sizce bu gıda tehlikelerinden nasıl korunabiliriz?

YAVUZ DİZDAR: Aslında bu soru kendi içinde tartışmalıdır. Biz ne kadar sahte gıda tüketiyoruz bilmiyorum ama bunu çok tüketen bir kesim de var mıdır? Vardır. Ama Türk milletinin şöyle bir genel özelliği de var: Onlar genellikle karışık şeylerden biraz uzak dururlar. Kalitesizini yerler de tağşiş olanında iyi kötü biraz geride kalabiliyorlar çünkü çoğunluk biliyor ki hani bu ürün aslında böyle olmaz. Mesela yapılmış köfte almıyor çünkü eğer ürün tağşişse, bunun içerisinde de bir takım olmaması gereken şeyler bulunuyor. Nedir mesela? Galeta Unu kullanılmış. Niye kullanılmış? Muhtemelen suyunu salmasın diye kullanmış. Normalde köfteye galeta unu konmaz ama koymuş adam. Belli ki onun kullanılış amacı, o endüstriyel ürünü o şekilde satarsan ve suyunu bırakan bir köfteyi raftan tüketici alırsa bunu kimse almıyor. Suyunu salmaması lazım. O zaman baktığında mesela beyaz etlerin altında farkındaysanız böyle peçete gibi bir şey çıkar. Onlar ne için? Onlar da hayvandan sızan sıvıyı toplamak için kullanılıyor. Altında damla damla görülmesin diye istiyorlar.

Bu açıdan baktığında biz çok fazla tağşiş tüketiyor muyuz? Bilmiyorum ama şunu da söyleyeyim: Bizim bildiğimiz peynir gerçek peynir olursa, eğer ki usulüne uygun, işte yaylada otlayan hayvanın sütünden falan olursa birincisi çok pahalı olur. Pahalılıktan kastım bugünün parasıyla peynirin kilosu falan 1000 liranın altında olmaz. Muhtemelen zaten şu an iyi bir şarküteride, birkaç tane İstanbul’da biliyorum, hani beyaz peynir falan da 1200 liraya satılıyor artık. Kilosu 1200 lira. Yarım kiloluk kalıp aldığınız zaman 600 liranın altında bir şey alamazsın. Fakat kaliteli. Sen şimdi dersen ki öbüründen yersek hastalanırız ama kalitelisini yersek hastalanmayız: Bu da yanlış. Çünkü hastalığın etkeninin sadece yediğin yemeğin kalitesi olduğu meselesi bir tartışma. Belki de öyle ama çok sağlıklı beslendiğini iddia edip hasta olduğu ortaya çıkan insanlar da bulunmakta."

“BİR İNSANIN MUTLAKA ÜRÜNÜN KOKULUSUNU YEMESİ LAZIM”

YAVUZ DİZDAR: Bir insanın maksimuma çıkabilmesi için mutlaka ürünün kalitelisini yemesi lazım. Bir ürünün kokulusunu yemesi lazım. Yani “İşkembe çok kokuyor, bilmem ne… İşkembe yemeyelim.”. Ee ne yiyelim yerine, işte hazır bilmem ne sosis alalım. O sosisin içerisinde zaten ne olduğunu bilmiyorsun aslında. İmitasyonsa, kandırmacaysa, tağşişse. Bizim millet tağşişe açıktır. Sorun yaşamaz. Bakmayın bunların “Ooo, bunca firma tağşiş yapmış, bilmem ne koymuş içine” dediklerine. Bunların da aslında gerçekten ne kadar halkta karşılık bulduğunu bilmiyorum. Yani o firmaların hiçbirinin içinde farkındaysanız bir tane bile adı bilinen marka yok. Hepsi yerel firmalar. Onların da en fazla üretim tesislerinden geliyor ya da fason üretim, kendi üretmiyor zaten. Fason olarak yaptığı için o birisi tarafından üretiliyor. Şimdi ben diyorum ki: Bana nolur bunu hazırla. Sen diyorsun ki bunun kilosu 500 TL. Abi diyorsun 500 liraya aldığım şey bak benim bakkalımın gerçek kaşar satamama öyküsüdür bu. Adamdan ben kaşarı alıyorum, hem de topluca alıyordum. Bir süre sonra bakkal dedi ki: “ben artık kaşar getirmiyorum”. “Neden?” dedim. “Benim kaşarı alış fiyatım 300 lira oldu, bunu ben bu mahallede satamam.

 

“SİZİN SAĞLIKLI OLMANIZ UMURLARINDA DEĞİL”

-            -Tabi asıl süreç bu tip ürünlerin tüketiciye gelmeden önceki süreçten geçiyor. Bakanlığın test süreci çok tartışılan bir konu. Sonuçların geç açıklanması, numune alma süreçlerine gösterilen tepkiler… Sizce bu süreç yapılması gereken şekilde yapılıyor mu? Bakanlık yeterli önlemleri alıyor mu?

YAVUZ DİZDAR: "İnan bana umurlarında bile değil. Her yıl kanuna göre belli bir miktar test yapılması gerekiyor. Bir de test yapan firmalar var. Onların da cebine para girmesi gerekiyor. O yüzden aslında bakanlığın umurunda değil bu testlerin yapılması. Eskiden “Alo 174” gıda hattı vardı. Buraya “bunu aldım içinden bu çıktı” diye bildirebiliyordunuz. Burayı çok takip eden olunca ortalık bulanmaya başladı, kapattılar hattı. Sonra bu testleri yapmak durumunda olduklarını anladılar. Ama inan bana bizim sağlığımız onların umurlarında bile değil. Bu tetkikleri niye yapıyorlar? Niye gecikiyorlar? Niye açıklamıyorlar? Gündeme bağlı. Sen bunu açıklarsın arada kaynar gider. Aslında sorun bu: Her zaman açıklanıyordu. Hep tağşiş bulunuyor. Bakanlık tağşiş yapanları açıkladı, içinde bir tane bile orijinal marka bulunmuyor."

 

“10 LİTRE SÜT VEREN HAYVANDAN 50 LİTRE SÜT ALIR HÂLE GETİRİYORLAR”

-            -En son katılmış olduğunuz Kocaeli Kitap Fuarı’nda “En faydalı besin diye bir şey yok. Eskisi gibi doğal gıdalar kalmadı. Artık her şey yapaylaştı.” Sözleriniz olmuştu. Bu sözlerinizle neyi kastettiğinizi açıklayabilir misiniz?

YAVUZ DİZDAR: İnsan içinde yaşarken anlamıyor. Sen kahveyi alıyorsun, kahvenin tadını biliyorsun. Ben şimdi bunu yavaş yavaş değiştirsem, ufak ufak değiştirip en sonunda telvesiz bir şekilde “Türk Kahvesi budur” diye yuttursam, yutarsın. Çünkü zaman içinde insan fark etmiyor. Sen fark etmeden oluşan bir şey. Ben bunu yoğurtta gördüm. Yoğurt benim için çok esansiyeldir. Sadece yoğurtla yaşanabilir. Ben yaşarım sadece yoğurtla. Olayın başlangıcı şu, tarih olarak da söyleyebilirim: 5 Ocak 2010. Mutlu Tönbekici, Vatan Gazetesinde: “Ben Bodrum’a gittim geldim. Evde yoğurt vardı, 1 aydır dolapta duruyordu. Atacaktım ama önce bir baktım, açtım. Hiçbir şey olmamış. Bu nasıl bir iş.” diye bir yazı yazmış. Bunun üzerine bir süt ürünleri firması 4 tane açıklama metni yayınlamış. Mutlu Tönbekici de 4 tane köşe yazısı yazmış. Bu köşe yazıları benim önüme getirildi. Ben bunu 6 ay okudum, sonra feleğim şaştı. Çünkü adamlar o kadar ileri gitmişler ki 10 litre civarı süt veren hayvandan 45-50 litre süt alır hâle gelmiş. Bu hayvanın ırkıyla alakalı değil. Doğrudan verdiği yem ile alakalı. Hayvanı süt filtresi olarak kullanıyorlar. Sonunda hayvan 6-7 yıl sonra çökme hastalığına yakalanıyor. Sonrasında hayvan kesilmek için kasaba gidiyor. Bu sırada hayvanın iliğinden, kemiğinden sütü sömürüyorlar. Şimdi bu gıda süt olmaktan çıkmış. Ondan sonra bunu biz tağşiş, tağşiş, katıklı, karışıklı diye diyoruz ama bu olay gerçek yoğurt olmaktan çıkartıyor.

“YOĞURDUN KÜFLENMEMESİ İÇİN BİZİM İÇİN GEREKLİ OLAN ŞEYİ İÇİNDEN ALIYORLAR, TAĞŞİŞİN MERKEZİ BURASI”

YAVUZ DİZDAR: Ben çayı bir bardağa doldurayım sonra 1-2 gün beklediğinde üzerinde küf gezer. Evde siz de görmüşsünüzdür. Aynı şekilde kahve için de geçerlidir. Demek ki küfün koloni olarak içerisinde çoğalmasını sağlayacak şeyler var bu gıdalarda. Yoğurtta bunun kat kat fazlası var. Ancak, bir işlemle ortadan kaldırıyorlar. Tağşişin merkezi burası. İçine bir şey karıştırmıyor, içinden bir şeyi alıyor. Aldığı için de sizin için gerekli olan materyali aslında yoğurtla almanız gerekirken alamaz hâle geliyorsunuz. Bu ne yapıyor mesela? Saçlarınızın diri olmasını engelliyor, bu sizin bağışıklık sisteminizi bozuyor, cildinizin kırılgan, yırtılgan olmasına neden oluyor, bu sizin hormon aktivitenizi engellemeye başlıyor ve sizin faaliyetlerinizde değişiklikler olmaya başlıyor, vücudunuzun yapısı değişmeye başlıyor. Bunları sadece iki ürünle oynayarak yapabiliyorsunuz. Ben bunu anladım.

“ŞU 5 ÜRÜN ALABİLECEĞİN HER ŞEYİ VERİR”

YAVUZ DİZDAR: Söylemek istediğim şuydu: Biz sadece soğan, patates, salça, sarımsak bir de yağdan oluşan 5 tane ürünü zaten tükettiğimiz zaman olay bitiyor. Yanına ister ekmek banarsın, ister makarna yersin. Ama bu 5 ürün, aşağı yukarı alabileceğin hepsini verir. Bunun için et yemek zorunda bile değilsin. Kaliteli bir soğanla her şey yapılabilir ama biz yemeklerde daha fazlasını kullanıyoruz.

“ARTIK BESİNLER ÇÜRÜYECEK OLGUNLUĞA GETİRİLMİYOR”

YAVUZ DİZDAR: Şimdi manava giriyoruz aynı tarım ilacı dükkanları gibi kokuyor. Manavcı adam rahatsız mı oldu bilmiyorum ama sonrasında içeriye bir tane koku makinası koydu. Küçücük dükkânın içerisinde oda kokusu gibi kokular var, öbür kokuyu baskılamak için. Şimdi adamın bunu yapmasının sebebi şu: Uzun raf ömrü gerekiyor. Adam roka alıyor, ıspanak alıyor mesela. Eğer 3 gün içerisinde bunların rengi sarıya dönerse hiç kimse bunları almaz. Onların bir kısmı fire veriyor, manavcı onları atıyor zaten. Aynı şey domates için de geçerli. Hiç çürük domates görüyor musunuz? Yok. Çünkü çürümez. Çünkü çürüyecek olgunluğa gelmiyor ki. Niye çürüsün ki? Zaman içinde üstü mantar olabilir ama kesinlikle çürümez. Normalde domatesin kalitelisi çürür. Son 15-20 yılın en kaliteli domatesini Büyükada’da ikram ettiler. Orada envaiçeşit ürün varken oradaki herkes domatesi sordu, bunu nerden getirdiniz diye. Adam dedi ki: “Biz bunu burada yetiştirdik.”. Adam domatesi Büyükada’da, usulüne uygun yetiştirmiş, muhteşem olmuş. Oradaki domatesi bir kere tadan, şu an yediğimiz domatesin domates olmadığını bilecek. Mesela seradan o domatesi alamazsınız, o şekilde almanız mümkün değil.


Sayın Doç. Dr. Yavuz Dizdar'a röportaj talebimizi kabul ettiği ve yardımcı olduğu için teşekkür ederiz.



  • Daha eski

    Onkoloji Uzmanı Yavuz Dizdar'dan öneri: "Patates, soğan ye; et yemene gerek yok"

3/related/default